• ecemdoğanaypıçak

Mükemmelin Peşinde


Kişiliğimizin gelişiminde, doğuştan getirdiğimiz mizaç ve genetik olarak sahip olduğumuz özelliklerin rolü vardır. Bazılarımız daha içe dönük, bazılarımız daha dışa dönük, bazılarımız daha kaygılı olabiliriz. Ancak bu genetik özellikler ve sahip olduğumuz mizaç, çevresel koşullar ve tutumlarla değişebilir. Yani mizaç olarak kaygılı bir yapıya sahip olsak bile, uygun ebeveyn tutumlarıyla kaygı seviyemiz azalabilir. Dolayısıyla genetik ve mizaç özelliklerimizin kişiliğimizin oluşmasında büyük etkileri olmasına rağmen, doğuştan getirdiğimiz bu özelliklerinde çevrenin etkisiyle olumlu ve olumsuz yönlerde değişip dönüşebileceğini biliyoruz.


Büyüdüğümüz evler, iletişim becerileri, ilişkiler, dünya, insanlar ve kendimiz ile ilgili öğrenmelerin gerçekleştiği yerlerdir. İnsanlar nasıldır, sevgi nasıl gösterilir, öfke nasıl ifade edilir, biz nasıl biriyiz gibi birçok sorunun yanıt bulduğu ve öğrenildiği bir keşif sürecidir. Ebeveynlerimiz, öğretmenlerimiz, akranlarımız, aile büyüklerimiz ve komşularımız, hayat yolculuğumuzda bize birer rehber olurlar. İstisnasız hepsi, öğretir, hepsinden aldığımız bir öğrenme vardır. Ancak öğrettikleri bazı şeyler çok işlevsel, geliştiren ve büyüten bilgilerken, verdikleri bazı bilgiler ise hayat yolculuğumuzda fark etmeden bizi en çok tökezleten yerlere dönüşebilir. Mükemmeliyetçi, başarı odaklı tutumlar ise bunlardan biridir.


Yetişkinlik hayatlarımızda bazılarımızın hedefi, mükemmeli yakalamaktır. En zoru ve kusursuzu hedefleyip, yüksek standartlar yaratıp, başarısızlığı kabul ve tolore etmekte zorlanırız. Hayattaki birçok alanda ''ya hep ya hiç'' felsefesiyle hareket eder, ulaşamadığımız hedeflerin sonucunda kendimize sert ve acımasız davranırız. Bulunduğumuz hal ve konumdan memnun olmakta sıkıntı yaşar, bu yüzden hedeflediğimiz mükemmel çıtayı sürekli arttırır, bu uğurda maddi-manevi birçok fedakarlıklar yaparız. Kendimiz için koyduğumuz ilkelerle, başkalarına karşı da eleştirel davranıp belki de ilişkilerimizde sorunlar yaşarız. Sizce biz, bu mükemmeli yakalamaya dayalı hedeflerimizi, hayatımızı, ilke ve inançlarımızı nasıl oluşturmuşuzdur? Sanki bize bu konuda model olan, bu ilkeleri öğreten birileri olmalı değil mi? Bazen açık bir şekilde yönlendirerek, bazen model olarak, bazen de örtük mesajlarla.


Çocuklar, bu öğrenmelerin çoğunu model alarak yaparlar. Gözlemleyerek ve taklit ederek. Fiziksel becerilerini, çevresinde gördüğü figürlerden model alarak, gözlemleyerek öğrenirken, aynı öğrenme mekanizması aslında bütün öğrenme alanları için devrededir. Dolayısıyla bakım verenlerimiz, yüksek standartları olan, kusursuzu hedefleyen, başarısızlıklar ve eksikler karşısında kendilerine oldukça sert tutumları olan bireylerse, soluduğumuz hava, başarıya, hayata, ve hatalara dair mükemmeliyetçilikle doludur.


Yaşadığımız evlerde, bize bakım veren ebeveynler bize açık ya da örtük mesajlarla kusursuz olmayı, en zoru başarmayı hedeflememiz gerektiğine dair ipuçları veriyorsa, onların değerli buldukları notları alıp, değerli buldukları ilgi alanlarına yönlendiğimizde daha ilgili ve onaylayıcı olduklarını fark ediyor ancak tam tersi durumlarda ilgilerinin sönükleştiğini görüyorsak, bazen dolaylı bazen dolaysız bir şekilde, sık sık bizim için kıymetli olan sosyal ya da akademik bir başarının onlar için yeteri kadar iyi olmadığına dair geri bildirimler alıyorsak, onların istediği sürede, istediği zamanda, istediği şekilde elde edilemeyen birçok konu için yetersiz olduğumuza dair hisleri sık sık deneyimliyorsak, sürecin, çaba ve emeğin değil de sonucun kıymetli olduğuna dair veriler edindiysek, burada da bir öğrenme yaşanıyor demektir değil mi? Sanki öğrendiğimiz ilk şey, ebeveynlerimizin onay, takdir ve sevgisini alabilmek için onların beklentilerini karşılamamız gerektiğine dair temel bir inanç olur. Ve bu aynı zamanda çok temel bir ihtiyaçtır da. Ebeveynlerimizden, ilgi, onay ve takdir alabilmek hepimiz için oldukça önemli bir gereksinimdir. Çünkü evrimsel olarak, hepimizde hayatta kalmaya dair bir içgüdü vardır. Küçük bir bebek ve çocukken, hayatta kalabilmek bakım verenlerimize bağlıdır. İhtiyaçlarımızı onlar karşılar, dolayısıyla ihtiyaçlarımızın karşılanmaya devam edebilmesi için hayatta kalma güdülerimiz bizi, ilgiyi, şefkat ve bakımı almaya devam edebileceğimiz davranışlara yöneltir. Bu, çocukluk dönemi için oldukça işlevsel bir başa çıkma biçimidir.


Bundan sonrası için ise, aldığımız aksiyonlar, düşüncelerimiz, hedeflerimiz teker teker dönüşür. Başlangıç noktamızı hep, kendi ilgi alanlarımız, istek ve mutluluklarımıza göre değil, ebeveynlerimizi memnun edebilmek, kabul görebilmek, başkaları tarafından takdir edilmek üzerine belirleriz. Küçük bir çocukken işlevsel olan bu başa çıkma şekli ise, dezavantajlarının yüküyle yetişkinlik hayatımızda karşımıza çıkan en büyük engelleri oluşturur. Hedeflerimizi gerçekleştirirken zorlandığımız yerlerde, onay almak, takdir edilmek, saygın olabilmek için üzerimize aldığımız yükleri ve bu başlangıç noktasıyla yaptığımız seçimleri, sosyal yaşamımızdaki sorunları fark ederiz. Siyah ya da beyaz düşünce biçimimizin ve süreçten çok sonuca verdiğimiz önemin en çok da kendimizle olan ilişkimizi zedelediğini görürüz.


Ebeveynlerimizin, aslında çoğunlukla çocuklarının iyilik hallerini isteyerek başlattıkları, bu başarı odaklı tutumla verdikleri mesaj, belki de vermek istedikleri mesaj değildir çoğu zaman. Ancak aldığımız mesaj şu olur: ''Sevgi görmek, onay almak, takdirimi kazanmak istiyorsan çok başarılı olmalısın. Hızlı öğrenmeli, az hata yapmalı, kısa sürede toparlanmalı, başarısız olmamak için çok çalışmalı, kendi üzerindeki kontrolünü maksimum düzeyde sağlamalısın. Değerli olmanın ve kusurlu hissetmemenin yolu buradan geçer.''


Mükemmelliğin var olmaması bir yana, oldukça göreceli bir kavram olması sebebiyle de objektif bir veri sunmaz aslında. Çünkü mükemmel olan hepimize göre farklıdır, özneldir. Mükemmel kariyer, mükemmel bir insanın özellikleri, mükemmel bir hobi, mükemmel bir yolculuk, kusursuz bir yemek... Hepimizin aklında farklı bir gerçeklik canlanır. Bu kadar subjektif verilerle yüklüyken bu kavram, herkesin takdirini kazanabilmek mümkün müdür?


Hepimiz, ebeveynlerimizden aldığımız bu öğrenmelerin getirdiği yükler, düşünce ve duygularla başa çıkabilmek için farklı yöntemler kullanırız. Bazılarımız yetersiz, değersiz ve başarısız olduğumuza dair hislerimize teslim oluruz. Yetişkin hayatlarımızda da onay alma ihtiyacı içinde kendi benliğimizi geliştirmekte zorlanmış ve sevgi görebilmenin ötekinin şartlarını gerçekleştirmeye dayalı olduğunu öğrenmiş bireyler olarak yaşarız. Doğduğumuz evde yaşayamadığımız sağlıklı ilişkileri, öğrenemediğimiz koşulsuz sevgi, kendi benliğimizle alamadığımız takdir ve onayı, başkalarından alabildiğimizi kendimize kanıtlamak için, belki de büyüdüğümüz evlerdeki dinamikleri, yeniden yaşayacağımız bir eş seçer, aynı döngüyü başka kişilerle tekrarlarız. Bazılarımız, bizi rahatsız eden bu duyguları yaşamamak için, onay alamayacağımızı düşündüğümüz çevrelerden, durumlardan kaçarak başa çıkmaya çalışırız. Bazılarımız ise, yetersizlik ve başarısızlığa dair duygularımızla aşırı telafi yöntemini kullanarak başa çıkabilmek için uğraşırız. Hissettiğimiz bu olumsuz duygularla savaşarak, bu duyguların tam tersinin doğru olduğunu, başarılı olduğumuzu, onay alabildiğimizi hissedebileceğimiz hedefleri gerçekleştirebilmek için mükemmelin peşinde sınırsız bir yolcuğa çıkarız.


Sonuç olarak ebeveynlerimizin amaçları, çocuklarının iyiliği de olsa, sonuçlar birçok açıdan bu iyilik halinden uzaklaşır. Yaşadığımız aşırı kaygı ve stres hem çocukluk hem de yetişkinlik hayatımızda birçok psikolojik soruna zemin hazırlar. Ancak kendimize, çocukluğumuza baktığımız keşif süreciyle, bu kuşaklar arası ebeveynlik tutumlarıyla aktarılan döngüyü kırmak istediğimizi fark etmişsek, başlamak için hiçbir zaman geç olmadığını bilmenin, hepimize iyi geleceğini düşünüyorum. Yeni öğrenmeler her zaman mümkün. Yeter ki, kendimizle çalışmaya, emek vermeye, kırıldığımız yerden yeşermeye gönlümüz olsun.

Ecem Doğanay Pıçak

Klinik Psikolog