• ecemdoğanaypıçak

Panik Atak ve Panik Bozukluk

En son güncellendiği tarih: 30 Eyl 2020

Panik atak ve panik bozukluk farklı psikolojik sorunlardır. Panik atak, beklenmedik bir zamanda ortaya çıkan, kalp çarpıntısı, terleme, baş dönmesi, titreme, nefes darlığı, göğüs ağrısı, bulantı ya da karın ağrısı, uyuşma, derealizasyon (çevreye yabancılaşma) ya da depersonalizasyon (kendine yabancılaşma) gibi bedensel belirtilerin yanında çıldırma ve ölüm korkusu gibi dakikalar içinde doruğa ulaşan, sakinken ya da kaygılı bir anda gerçekleşen yoğun bir korku, içsel bir sıkıntının bastırdığı durumdur. Panik bozukluk ise, yineleyen beklenmedik panik ataklar ile birlikte ataklardan sonra en az bir ay süreyle başka panik ataklarının olacağı ve bunların olası sonuçları ile ilgili olarak sürekli kaygılanma (beklenti anksiyetesi) ve panik atak geçirmekten kaçınmak için planlanmış davranış değişikleri ile giden bozukluktur.

Panik atak, kişinin bir olayı, ruh halini ya da doğal-normal bir bedensel duyumunu felaketleştirerek yanlış yorumlamasıyla başlar. Öncelikle dışsal ve içsel etkenler panik atağı tetiklerler. Sigara, kafein, egzersiz, sıcak hava, kalabalık ortamlar, heyecanlandıran bir olay, hafif hiperventilasyon (sık ve yüzeysel nefes alma) gibi birçok dışsal ve içsel etkenin varlığıyla bedende oluşan kalp çarpıntısı, nefes daralması, baş dönmesi, terleme gibi bedensel duyumları kişi felaketleştirici düşüncelerle yanlış yorumlar. Kafeinin yol açtığı kalp çarpıntısı, egzersizle birlikte hızlanan nabız ve ortaya çıkan yorgunluk, kalabalık ve sıcak bir ortamın yol açtığı terleme gibi bedensel belirtiler, kişinin bu bedensel duyumlarını felaketleştirerek ‘bana kötü bir şeyler oluyor.’’, ‘’kalbim çok hızlı çarpıyor, göğsüm ağrıyor, kalp krizi geçiriyorum.’ gibi düşüncelerle yorumlamasına neden olur. Bu düşüncelerle birlikte kişinin kaygı seviyesi artar, bedeninde neler olup bittiğini anlamak için bedensel duyumlarına daha çok odaklanır ve kaygı seviyesi giderek artmaya devam eder.

Kaygı seviyesi arttığında ise fiziksel belirtiler evrimsel olarak şiddetlenmeye meyillidir. Kişinin herhangi bir olay karşısında duyduğu korku, kaygı ve stres evrimsel olarak bedeni, kişinin algıladığı tehdide karşı korumak için harekete geçirir. Geçmişte insanların kendilerinden büyük bir hayvanla karşılaşma anlarında olduğu gibi, beden ilkel ve doğuştan gelen bir tepki olarak kişiyi tehditten koruma amaçlı harekete geçer, kişiyi savaş ya da kaç tepkisi için hazırlar. Olası bir tehdide karşı kan, hareketi sağlayacak olan baldır, kol gibi kaslara yönlendirilir, dokuların oksijen ihtiyacı için daha fazla kan akışı gerekir, dolayısıyla kalp atış hızı artar ve kan akımı hızlanır. Herhangi bir kesilmeye karşı kanama riskinin azalması için el ve ayak parmaklarından kan çekilir, bu da parmaklarda uyuşmaya ve karıncalanmaya sebep olur. Göz bebekleri genişler, akciğerin kapasitesi artar. Dolayısıyla kişinin fiziksel belirtilerine odaklanarak daha fazla kaygı duymasıyla kişi, aslında arttığı için korktuğu kalp atış hızını, daha fazla artırır. Nefes alamadığını düşünerek sık sık yaptığı nefes alma işlemi olan hiperventilasyonda ise, aslında amaç dokulardaki oksijen ihtiyacını gidermektir. Ancak hızlı ve yüzeysel bir şekilde alınan nefesler kandaki oksijen seviyesini arttırırken, karbondioksit seviyesini düşürür. Bu durumda kan damarlarında daralmaya ve büzülmeye neden olur, beyne giden kan ve oksijen miktarı azalır. Bu azalmaya bağlı olarak da, baş dönmesi, bulanık görme, sersemlik, nefes darlığı, çevreye ve kendine yabancılaşma gibi belirtiler ortaya çıkar. Daha çok oksijen alınmasına karşılık bedenin belli bölgelerine giden oksijen miktarı da azalır. Bu durumda da kollarda ve bacaklarda uyuşma ve iğnelenme, kalp atış hızında artış, hissizlik gibi belirtiler oluşur. Sonuç olarak kişinin yalnızca normal bir bedensel değişikliğe odaklanarak girdiği stres ve hissettiği kaygıyla birlikte, ‘kötü bir şey olacak.’, ‘kalp krizi geçireceğim.’ gibi felaketleştirici düşüncelerini aktive etmesiyle, beden gerçek bir tehdit olduğunu sanarak savaş ya da kaç tepkisini hazırlıyor. Bu savaş ya da kaç tepkisinin ise vücudumuzdaki etkilerini kişi tekrar ‘fiziksel belirtilerim arttı, kesinlikle kalp krizi geçireceğim.’, ‘bayılacağım, çıldıracağım.’ şeklinde algılamaya devam ediyor ve kendisini bir kısır döngüye sokmuş oluyor. Bunu aşağıdaki panik atak döngüsünde de görebilirsiniz.

Panik atak sırasında, kişinin düşündüğü bayılma korkusu ise gerçekleşebilecek bir durum değildir. Bir kişinin bayılabilmesi için kan basıncının düşmesi gerekir. Bu da beynin organizmayı koruma mekanizmalarından biridir. Örneğin bir kaza anında kişideki kanamayı yavaşlatmak için beynin koruma mekanizması devreye girerek, kalbin daha yavaş çalışması ve kanı daha yavaş pompalaması için kan basıncını düşürür. Panik atakta ise, kaygıyla tetiklenen savaş-kaç tepkisi dolayısıyla beyin bedeni harekete geçirir. Dokuların ihtiyacı için daha fazla kan pompalanır, dolayısıyla kan basıncı yükselir. Sonuç olarak bayılmanın gerçekleşebilmesi için kan basıncının düşmesi gerekir ancak panik atakta kan basıncı yüksektir. Dolayısıyla bayılma gerçekleşmez.

Kişinin atağı ise, ortalama 10 dakika içinde doruk noktasına ulaşırken, yine ortalama 30 dakika sürer. Atak kendiliğinden ya da kişinin atak sırasında onu sakinleştiren bir kişiyi aramak gibi güvenlik sağlayıcı ya da bulunduğu ortamdan uzaklaşma gibi kaçma-kaçınma davranışlarını yapmasıyla sona erer. Burada unutulmaması gereken nokta, bedenin bir süre sonra savaş-kaç tepkisini yeterli görerek kişi bir şey yapmasa bile bedeni tekrar rahatlama-gevşeme moduna geri döndüreceğidir. Yani, anksiyete hali sonsuza dek sürmez.

Yapılması gereken şey ise öncelikle herhangi fiziksel bir hastalığın olmadığını muayene olarak teyit etmektir. Çünkü fiziksel bazı hastalıklar panik atak belirtilerine neden olabilir. Örneğin; kan şekeri düşmesi, kansızlık, şeker hastalığı, tiroid hastalıkları, yüksek tansiyon vb. Daha sonra ise kişinin panik atak döngüsü ile birlikte işlevsel olmayan felaketleştirici düşünceler ve kaygının bedene olan etkisini öğrenmesi gerekir. Kişinin normal günlük bedensel belirtilerini tanıması, bedenindeki değişikliklere aşırı odaklanma halinin farkına vararak herhangi bir fiziksel duyum hissettiğinde felaketleştirici düşünme şeklini aktive etmeden, kaygısını kontrol altına alabilmesi amaçlanır. Bu adımların hepsi, alanında yetkin uzman bir klinik psikolog tarafından bilişsel davranışçı terapi ile birlikte kolay bir şekilde atılarak çözülebilmektedir.






46 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör